Ellinika English
 
 
28 08 2008
Çaykara (Katokhori) tarihçesi PDF Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 34
Kötüİyi 
Yazar Vahit Tursun   
15 06 2008

Bu yazı "Çaykara'nın Reel Tarihi" adlı çalışmanın orta bölümlerinden alıntıdır. Bazı bölümleri henüz taslak halinde olup yetersizdir!
DOĞU ROMA – BİZANS DÖNEMİ (MS 395 – 1453)
MS 395 yılında başlayıp MS 1453 yılına kadar süren bu dönem, önemli oranda güncel olarak Helenceyi kullanan, tamamen Hıristiyanlaşmış, Batı Roma’dan kendilerini farklı görmelerine rağmen, kendilerini Roma vatandaşı “Romios, Romeos” kabul eden, Elen ve farklı toplulukların bir çatı altında ayakta kalma mücadelesi verdiği bir dönemdir.
Türkler Anadolu tarih sahnesinde, ilk defa bu dönemde yerlerini almaya başlar.[1]
 
Roma İmparatorluğunun MS 395 yılında ikiye ayrılması ile Trabzon, Doğu Roma / Bizans imparatorluğunun sınırları içinde kalmıştı. Bizans döneminde imparator Justinianus zamanında bu kentte bazı önemli imar faaliyetleri başlatılarak su kemerleri yaptırılmış, surlar onarılmış, birçok kilise yeniden restore ettirilmişti.[2]
 
6. yüzyıla gelindiğinde, İslâm dini ortaya çıkar ve Bizans, Arapların sayısız saldırılarına maruz kalır. Bu sırada Arapların saldırıları Türk memleketlerine kadar ilerler ve İslâm oralarda da yayılmaya başlar. Daha sonra Müslüman olan Türkler, Pers, Arap ve doğu kökenli farklı Müslüman halklar ile birlikte Bizans’a saldırılar düzenlemeye başlarlar. O sıralarda, Bizans içinde Orta Asya kökenli Türkler de bulunur. Bunlar Bizans’ın paralı askerlerini oluşturmaktaydılar. Bizans imparatoru İraklios (Herakleios) döneminde İranlılar (MS 611), Bizans’ın büyük şehirlerinden Antakya’yı ve Şam’ı, daha sonra (MS 614) Kudüs’ü ve son olarak MS 619 yılında da Mısır’ı ele geçirmişlerdi. Ancak Bizans ordusu, MS 627’de, daha önce kaybettiği yerleri tekrar ele geçirmede, Türk kabilelerin yardımı olmuştu.[3] Bu olaylara, Kur’andaki Rum Suresi’nde de kısaca şöyle değinilir: “Rumlar, yakın bir yerde yenilgiye uğratıldılar. Onlar yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Önce de, sonra da emir Allah'ındır. O gün Allah'ın (Rumlara) zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. Bu Allah'ın vadidir; Allah, vadinden geri dönmez. Ancak insanların çoğu bilmezler.[4]
Burada Müslümanların üzüntüsü, tek tanrılı dine sahip olan Bizans’ın, ateşperest Sasanilere yenilgisinden kaynaklanmaktaydı. Halbuki onlar da Bizans ile müttefik değil, fırsatını yakaladıkça hem İslâm’ı yayma hem asıl amaçları olan yağmalama sonucu elde edecekleri ganimetler adına Bizans’a saldırıyorlardı. Bu saldırılar sonucu İslâm, Roma halkının en zayıf toplum tabakalarında kabul görmeye başlar. İlerleyen tarihlerde, Rumca, Türkçe, Persçe ve Arapça konuşan Müslümanlardan oluşan bir devlet kurulur. Bu devletin adı “Diyar-ı Rum”, yani “Roma diyarı” gibidir. (1040 – 1246) Selçuklu devleti, “Mülük-i Selçukiyye-i Rumiyye”, “Selçuklu Roma Devleti” gibi isimlerle anılmıştır. Bu devletin içinde adı, bir ölçüde bu devleti oluşturan halkın kökeni hakkında fikir vericidir. Zaten sadece Türklerden veya başka bir kökene sahip bir halk tarafından kurulmuş bir devlet olsa, adına Rum eklenmesinin açıklanabilir bir tarafı olamazdı. Ayrıca, Müslüman bir devlet olmasına rağmen, Selçuklu sarayında şarabın bolca tüketilmesi, şarap kültürüne sahip yerel halkın ne denli bu devletin oluşumuna katkı sağladığını göstermektedir.
 
Selçuklular 1243 yılında, Erzincan’a yakın Kösedağ bölgesinde, en büyük düşmanları Moğollarla girdikleri savaşta kaybettikten sonra, ortada Selçuklu ordusu diye bir ordu kalmaz. Selçuklu Roma devleti, Moğollar tarafından harabeye çevrilir.
 
Bizans İmparatorluğunun merkezi olan İstanbul'un, Haçlı ordusunca işgal edilerek burada bir Latin devleti kurulması üzerine imparator I. Andronikos Komnenos'un İstanbul'dan kaçan torunları Alexios ve David tarafından akrabaları olan Gürcü kraliçesi Tamara'nın da yardımıyla 1204'de Komnenos Krallığı kurulmuş ve bu krallığın başkenti de Trabzon olmuştur.
 
Bu tarihlerde, Bizans’a yönelik saldırılar devam eder. Bizans, sürekli olarak irili ufaklı Türk boylarının saldırılarına maruz kalır. Bizans aynı zamanda, kendi içinde bulunan Türkleri de Hıristiyanlaştırarak, bunları diğer Türklere karşı da kullanmaya çalışır. Bu dönemde, epey Türk boyu Hıristiyanlaşmıştır. Hıristiyan olan Karamanlılar ile Gagauzlar buna örnek olarak verilebilir. Karamanlılar Hıristiyan olmalarına ve Helence okuma yazma öğrenmelerine karşın, yazdıklarını kiril alfabesi kullanarak Türkçe yazıyorlardı.
 
Bizans’ın toplam nüfusu otuz milyondu ve bu nüfusun üçte biri kadarı Helence konuşmaktaydı. Helence konuşan nüfusun en büyük bölümü de Anadolu’da olmalıydı. Çünkü, diğer Bizans hakimiyeti altında olan Arap ve Mısır bölgelerini incelediğimizde, Helence toponimlerin (yerleşim birimi adları), Anadolu’daki kadar yoğun olmadıklarını görüyoruz. Ayrıca bugün oralarda yaşayan halkın dili içerisinde, Türkçe’deki kadar yoğun Helence kelimelere rastlanmadığı da, bu açıdan dikkat çekicidir.
 
Neticede, yüzyıllar boyunca kendine yönelik saldırılarla mücadele eden Bizans, en sonunda Osmanlıların İstanbul’u ele geçirmeleriyle, hükümdarlık hayatı son bulur. Ancak Osmanlılar, yine de aynı halkın başına buyruk ve aynı sistemin başına yönetici olarak geçerler.
 
 
TRABZON İMPARATORLUĞU DÖNEMİ (MS 1204 – 1461)
 
Papa III. İnnocentius, Kudüs'ü kurtarmak maksadıyla; tüm Avrupa'yı sefere davet eder. Toplanan ordunun komutasında bulunan Romalıların ticari çıkarları doğrultusunda, Haçlı Ordusu Kudüse değil, Bizans İmparatorluğunun merkezi İstanbul’a yönlendirilir ve 1200-1204 civarı İstanbul işgal edilerek orada bir Latin İmparatorluğu kurulur.
Haçlı ordusu İstanbul’a saldırdığı sırada, İstanbul’da yaşayan ve Bizans askeri aristokrasisi içinde yer alan Komnenos ailesinden Aleksios A ve kardeşi David, İstanbul’dan kaçarak, o zamanlar bir Gürcü kraliçesi olan teyzeleri Tamara’ya sığınırlar. Daha sonra teyzelerinin desteğiyle, 1204 yılında ve hiç bir güçlükle karşılaşmadan Trabzon’u ele geçirirler. Aleksios A hükümdarlığında ve Trabzon merkez olmak üzere bir İmparatorluk kurarlar. Doğu Karadeniz bölgesinde bulunan şehirlerden sadece Amisos (Samsun), kurulmuş olan bu imparatorluğu tanımaz, ve o zamanlar merkezi İkonio’da (Konya) bulunan Selçuklu Roma Devleti’yle işbirliği yapar. Selçuklulara limanlarını açarak, onların ticaret yapmalarını sağlar.
 
Bu arada, Latin kumandasındaki Haçlı ordusunun İstanbul’u işgali sırasında İstanbul’u terk edip İznik’e yerleşen eski Bizans hükümdarı Aleksios Paleoloğos, 1261’de Latinlere karşı düzenlediği saldırı sonucu, Bizans’ın merkezi olan İstanbul şehrini geri alır. Ancak Trabzon İmparatorluğu, bundan sonra da hayatını Bizans’tan bağımsız olarak sürdürür.
 
Trabzon İmparatorlarının kroniği:
MS 1204 – 1222 Aleksios A
MS 1222 – 1235 Andronikos A
MS 1235 – 1238 Yoanis A
MS 1238 – 1263 Manuil A
MS 1263 – 1266 Andronikos B
MS 1266 – 1280 Georgios
MS 1280 – 1285 Yoanis B
MS 1285 – 1297 Theodora
MS 1297 – 1330 Aleksios B
MS 1330 – 1332 Andronikos C
MS 1332 – 1332 Manuil B
MS 1332 – 1340 Vasilios
MS 1340 – 1341 İrini Paleoloğina
MS 1341 – 1342 Anna Anaxutlu
MS 1342 – 1344 Yoanis C
MS 1344 – 1349 Mixail
MS 1349 – 1390 Aleksios C
MS 1390 – 1417 Manuil C
MS 1417 – 1429 Aleksios D
MS 1429 – 1458 Yoanis D
MS 1458 – 1461 David
 
Neticede, MS 1204 yılında kurulan Trabzon İmparatorluğu, Fatih Sultan Mehmed’in MS 1453 yılında İstanbulu ele geçirmesiyle Bizans İmparatorluğu, sekiz yıl sonra (MS 1461) Trabzon’u ele geçirmesiyle, Trabzon İmparatorluğu da son bulur.[5]
 
 
OSMANLI DÖNEMİ (MS 1299 – 1923)
 
Bu dönem, İslâmiyetin ilk yıllarından itibaren yavaş yavaş Müslümanlaşmaya başlamış Anadolu toplumunun, savaşçı Türk kabileleriyle birlikte Bizans’ın hakimiyetine son verip, yine önemli oranda Bizans kökenli Hıristiyan nüfusun Müslümanlaşarak ve Müslümanlaştırılarak, İslâm dini temelinde bir arada yüzyıllar boyu yaşamış farklı toplulukların dönemidir.
Osmanlı imparatorluğu, herhangi bir etnisiteye mensup bir imparatorluk değildi. Halkı, büyük oranda Roma ve Bizans’ın bir devamıydı. Roma’dan tek farkı; Müslüman oluşuyla, Türkçe, Persçe, Arapça, Rumca, vb. dillerin karışımından ortaya çıkan Osmanlıca’yı hakim dil olarak kullanmasıydı. Yönetim sistemi ise, sanıldığı gibi İslâmi değil, büyük oranda Roma ve Bizans’ın bir kopyasıydı. * Örneğin; Roma döneminde halkı soyup soğana çeviren Dimosionas’lar, Osmanlı’da Derebeyi adını alır ve eski usül aynen devam eder. Yine bu sistemin sonucu halk fakirleşir ve derebeyleri ile Osmanlı yönetimi arasında sorunlar çıkar. Birçok yerde Osmanlı yönetimi hakim olamaz ve halk birçok yerde derebeyilerin insafına terk edilir.[6]
 
Osmanlılar’ın Trabzon’u ele geçirmeleri (26 Ekim 1461)
 
Fatih Sultan Mehmet, 1453 yılında İstanbul'u ele geçirip Bizans’a son verdikten sekiz yıl içerisinde gerekli hazırlıkları yaparak, 1461’de Trabzon'u kuşatır. Bizzat kendisinin yönettiği ordu tarafından kuşatılan Trabzon İmparatorluğu’nun başkenti Trabzon, kuşatmaya uzun süre dayanamayarak teslim olmak zorunda kalır.
 
Trabzon’a giriş aşaması konusunda farklı anlatımlar söz konusudur. Laonikos Xalkokondilis, İmrozlu Kritovulos, Alman tarihçi Jac. Fallmerayer, Odiseas Lamsidis, gibi ünlü yazarlardan alıntı yaparak yazan son dönem yazarlar, Fatih ve ordusunun Trabzon’a giriş hikâyesini şöyle aktarmaktadırlar: Osmanlı ordusu ile 32 gün boyunca Trabzon dışında mücadele veren İmparator David’in ordusu, sonuçta başarısız kalır. Osmanlılar’ın şehri kuşattığını ve kurtuluşunun olmadığını anlayan son İmparator David, şehir halkına zarar verilmemesi ve servetine dokunulmaması şartıyla, şehri teslim etmeye razı olabileceği düşüncesini Fatih’e ulaştırır. Bu çerçeve’de Fatih ile bir anlaşmaya gidilir. Böylece; 15 Ağustos 1461’de Fatih ile yeniçerileri Trabzona girdiler. Fatih ile yeniçerileri şehre giriş yaparken, öte yandan İmparator David, daha önce Fatih ile anlaştıkları gibi; çocuklarını, bazı yakınlarını ve hazinesinin bir bölümünü yanına alarak, deniz yoluyla Makedonya’ya doğru yola çıktı. Ancak anlaşmada bulunanların bütününe uyulmadı. Fatih Trabzon’a girer girmez, katliam ve talan başladı. Halkın bir bölümü hemen Müslüman olarak Fatih’in emrine girdi. Bir kısmı ise şehrin dışına kaçtı. Şehrin bir bölümüne Azaplar (Gayri nizamı askerler) yerleştirildi. Yüzlerce çocuk yakalanıp toplandı. Bu çocukların sadece 800 civarı yeniçeri olmak için ayrıldı. En güzelleri de haremlerde kullanılmak üzere ayrıldı. [7]
 
Farklı bir kaynakta, yukrıdaki hikâyenin benzeri anlatılmakla birlikte, farklı olarak; Fatih şehri üçe bölerek, bir bölümünü Bizans’a (İstanbul) yolladı. Diğer bir kısmı, 800 kadar genç erkek ve kızlardan oluşmaktaydı. Bunlardan bazılarını kendisine ayırdı. Bazılarını etrafına hediye etti. David’in kızı Anna’yı yanına aldı. Ayrıca David’in kızı dışında, Duvera’lı Maria’yı da yanına aldı ve daha sonra onu oğlu Bayezi (B) ile evlendirdi. Daha sonra Maria, Gülbahar hatun ismini aldı. Gülbahar, Sultan Selim’in annesiydi. 1518’de öldü ve Hatuniyye Camisi yanında bulunan mozole’de defnedildi. Geriye kalan diğer Hıristiyan bölüme de vergi yükleyerek gelir elde edece tebaayı oluşturdu.[8]
 
Bir diğer kaynağa göre; İmparator David, kendisi ve kadınları için can güvenliği istedi. Kaleyi ve kalenin çevresindeki bölgeyi teslim etti. Sultan’ın üzengilerini öpme şerefi verildi kendisine. Sultan’ın şefkat ve iyiliği yüzünden, kendisine duruma uygun hediyeler verildi. Ailesi ve ev halkı, taşınabilir mallarıyla “güvenliğin cennet mekânı” İstanbul’a gönderildi. Kale ve devletin diğer bölümleri fethedildi. Buralara bir vali, yargıçlar, kale komutanı ve muhafızlar atandı. Kafirlerin kalesinin genç erkek ve kızları, şimdi Sultan’ın olmuşlardı. Onların taşınmaz mallarını ve diğer eşyalarını kendilerine bıraktı. Bunlar kendi yerlerinde kaldı. Bunlara cizye ve diğer vergi boyunduruğu yüklendi. Bundan sonra tutsaklardan bir bölümü ve mallar, deniz araçlarına yüklenerek İstanbul’a gönderildi. Bu açıklama, Heath W. Lowry’ nin Trabzon seferinin Divan Katibi Tursun bey, bir başka ismiyle Tur’i Sina’dan yaptığı alıntıdır.[9]
 
Yukarıda kalın harflerle verdiğimiz, Fatih’in Trabzon seferinin Divan Katibi olduğu bilinen Tur’i Sina’ya ait olan cümle, Fatih ve ordusunun, fethettikleri yerlerde ele geçirdikleri genç erkek ve kızlara yönelik ilgilerini açıklar niteliktedir.
 
Yukarıdaki bütün yazılanları bir bir ve gayet analitik bir şekilde ele alan Heath W. Lowry, “Trabzon Şehrinin İslâmlaşması ve Türkleşmesi 1461 – 1583” adlı eşsiz eserinde, Fetih sonrası nüfusun büyük bir kısmının yerinde kaldığını, bu nüfusun daha sonra nasıl Müslümanlaştırlıdığını, Osmanlı kaynaklarına dayanarak ortaya çıkarmıştır.
 
Birde, Osmanlının Trabzon şehrine yerleştirdiği tespit edilen ve “Azaplar” olarak bilinen kişilerin gayri nizamı askerler, yani terörist yapıda insanlardan oluşması da ayrıca dikkat çeken bir konu olarak görülmesi gerekmektedir. Osmanlının bu kişileri tam olarak neden şehre yerleştirdiğini bilemiyoruz. Ancak ilk değerlendirmede, bu kişilerin, halkı sindirmek ve korkutmak amacıyla bölgeye yerleştirildiği akla gelmektedir.

Neticede, Trabzon'u da ele geçirerek, bu şehri de Osmanlı İmparatorluğuna katan Fatih, birkaç gün şehirde kaldıktan sonra, Kalipoli (Gelibolu) Sancak Beyi Kazım Bey'i (Bazılarına göre Kasım) Trabzon valiliğine atayarak kentten ayrıldı.
 

İslâmlaştırma faaliyetleri
Aslında Osmanlı, her ne kadar İslamlaşmayı bir devlet politikası haline getirmemiş olsa da, derebeyi ve diğer yöneticilerin bu konudaki gayretlerine ve bazı insafsız yaptırımlarına mani de olmuyordu. Bu durum, bugün Türkiye’nin bazı durumlarda, resmi politikasında bulunmadığı halde, bazı İslâmi oluşumlara veya Türk ırkçılığı yapan bazı gruplara karşı sessiz davrandığı gibi algılanabilir. Genelde Hıristiyan toplumun Müslümanlaşması, bazı kimselerin veya yönetici kesiminin zorlamasıyla gerçekleştiği gibi, mevcut kötü şartlardan, iç karışıklıklardan ve vergi politikalarından dolayı da kaynaklanıyordu. Yani Müslümanlaşma, tek bir nedene bağlı değildi.
 
Din değiştirme nedenlerinden en hafifi, Hıristiyan halka yapılan psikolojik işkencedir. Buna örnek; her Hıristiyanın, her yerde ikinci sınıf muamelesi görmesidir.
Hıristiyanlar, özel hukuk (Müslüman kadınla evlenememe), usül hukuku (Müslümanlara karşı şahitliklerinin kabul edilmeyişi) ve ceza hukuku (Hıristiyanı öldüren Müslümana ölüm cezası verilmeyişi) açılarından olduğu kadar, sosyal kurallar açısından da Müslümanlardan daha aşağı statülere sahiptirler. Örneğin; Müslümanların giydiği elbselerden giyemezler, aynı kumaşları kullanamazlardı. Ermeniler’in şapka ve ayakkabıları kırmızı, Rumlar’ın siyah, Yahudilerin mavi olmak zorundaydı. Müslümanlar kadar yüksek ev inşa edemezlerdi. Evlerinin Müslüman mahallelerine bakan taraflarına pencere yapmaları yasaktı. Dini ayinlerini, Müslümanları rahatsız etmeden yapmak zorundaydılar; yani, çan çalamazlardı. Yeni kilise inşa etmeleri yasaktı; eskilerin tamiri için, Padişah’tan özel izin almaları gerekirdi. Bu kuralların yanı sıra, silâh taşımaları ve ata binmeleri de yasaklanmıştı.[10]
 
Yukarıdaki yasaklara ek olarak bir başka örnek; Müslümanlığın aleyhinde konuşmak yasaktı. Sokakta ve Müslümanların görebileceği yerlerde istavroz (haç işaretinin, iki omuz, karın ve alın arasında el ile çizilmesiyle yapılan dua) çıkaramazlardı. Düğün, seyran, gece, eğlence, vb. gibi organizasyonlarda Müslümanları rahatsız edecek gürültü yaratmaları yasaktı. Cenazelerinde dahi fazla gürültü yapamazlardı. Müslümanların dini bayram ve şenliklerine de katılmaları yasaklanmıştı.[11]
 
İslamlaşmada önemli rolü olan nedenlerden birisi de, ağır vergi koşulları altında ezilen insanların ekonomik çaresizlik içine sürüklenmeleriydi. Osmanlı vergi sistemi içerisinde o kadar çok vergi türleri vardı ki, burada saymakla bitmez. Kafa karışıklığına maruz kalmamak için burada sadece bir kaçı üzerinde duralım:
 
Cizye vergisi: Müslümanların fethettikleri yerlerde, Müslüman olmayanlardan alınan ve devlet teminatı altında bulunmanın karşılığı olan vergi. Bir nevi kelle vergisiydi denebilir.
 
Avarız vergisi: olağanüstü durumlarda, divanın kararı ve Padişah’ın emri ile toplanan vergi türüydü.
 
Harac vergisi: Hıristiyanlardan alınan bir vergiydi ve Harac-i Mukassem ve Haracı Muvazzaf olarak ikiye eyrılıyordu. Harac-i Mukassam, elde edilen üründen, Harac-i Muvazzaf ise, toprak üzerinden alınıyordu.
 
İspenc veya İspençe vergisi: Hıristiyan köylülerden alınan çift vergisiydi.
 
Aslına bu gibi vergi türleri her ne kadar Osmanlı tarafından kullanılıyorduysa da, Osmanlı bu vergi sistemini, büyük oranda Bizans’tan devralmıştı.[12]
 
Ancak Osmanlı’da sadece gayrimüslimlere uygulanan ağır vergilerle, henüz savaşın yaralarını atlatamayan halk üzerinde bu vergilerin işkence niteliği taşıdığı bir gerçekti.
 
Özellikle İslâm’a toplu geçişlerin en etkili nedeni; Timar sahipleri, Ayanlar, Derebeyleri, vb. gibi yönetici kesiminin, vergisini toplamakla mükellef oldukları yerleşim birimlerinde, halka karşı olumsuz ve bazen de insafsız davranışlarıydı.
Söz konusu yerel yöneticiler, zaman zaman Osmanlı yönetim sisteminin kontrolünden de çıkıyor, kafalarına göre davranıyorlardı. Aralarında sataşmalar, hatta savaş boyutunda çarpışmalar dahi yaşıyorlardı. Yer yer Osmanlı’ya karşı da isyan eden bu obur takımının halkı bıktırdığı ve devleti zayıflattığı bir dönemde, Osmanlı bunlarla oturup bir anlaşma (29 Eylül 1808) yapma ihtiyacı duymuştur. Bu anlaşmanın adı “Sened-i İttifak” tır. Toplam yedi maddeden oluşan bu anlaşmaya göre ayanlar, padişah’ın emirlerini dinleyeceklerine dair söz veriyorlardı. Ayrıca, ayanların idareleri altında bulunan bölgelerde, fakirlerin vergilendirilmesinde adaletli davranılacağına ve şeriata aykırı şekilde zulüm eden olursa, o ayanın hep birlikte dışlanacağına ilişkin anlaşıyorlardı.
Bu ittifaktan bile, halkın ne derecede bu oburların insafına terk edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle de, halk sürekli olarak ya bir yerlere kaçıp sığınıyor, ya da Müslüman olup bir nebze bunların baskısından kurtulmaya çalışıyordu. Sürekli ve adaletsiz vergi vermekten bıkıp, bilinçli olarak fakirliği tercih edenlerin sayısı az değildi. Kırsal alanlarda ve ekilebilir düz arazisi bulunmayan ormanlık bölgelerde yerleşim birimi oluşturanlar, hep bu oburların halkı soyup soğana çevirmesi yüzünden bu yolu seçmek zorunda kalmıştı. Malı yoksa verecek vergisi de yoktu ve başı rahattı. Müslüman da olmuşsa, hepten mesele kalmamıştı.

İşte bu nedenle, özellikle 16. yüzyılda, Trabzon civarında yoğun bir Müslümanlaşmanın yaşandığı, osmanlı kayıtlarından da belli olmaktadır.[13]
 
 
 
ÇAYKARA TARİHÇESİ
Çaykara civarında nüfus hareketi ve dinsel değişim
Osmanlı Tahrir Defterleri kayıtlarından anlaşıldığına göre; 1486’da yukarıda bahsi geçen ve Çaykara İlçesi dahilinde bulunan köylerden Ğorğoras, Holayisa, Paçan ve Zeno’da, 243 hanede yaklaşık nüfus 1277 iken, sadece Holayisa köyünde Ahmed adında bir Müslüman ile üç Müslüman hane bulunmaktaydı. Müslüman haneler de, görevli memurlardan oluşmaktaydı. 1583’te bu sayı; hane olarak 628, nüfus olarak 3198, köy olarak 12 köy şeklinde değişime uğramıştır. Yani 97 yılda nüfus üçe katlanmış ve bu yoğun hareketlilik daha sonraları hızla devam etmiş, sonucunda daha bir çok yeni köy kurulmuştur.
 
1486 – 1555 – 1554 – 1583 yılları içerisinde nüfus hareketliliği
 
Yıl 1486
Köyler
Hıristiyan hane
Müslüman
hane
Mücerred, dul, yamak, vb. birlikte toplam nüfus
Ğorğoras
48
0
249
Holayisa
45
1
247
Paçan
62
0
335
Zeno
79
0
446
Toplam
234
1
1277
 
Yukarıdaki tabloda görüldüğü üzere, 1486 yılında Çaykara civarında sadece dört köy bulunmakta ve toplam 234 hanede dört Müslüman hane yaşamaktaydı.
 
Yıl 1515
Köyler
Hıristiyan hane
Müslüman
hane
Mücerred, dul, yamak, vb. birlikte toplam nüfus
Ğorğoras
31
4
247
Holayisa
45
3
246
Paçan
35
16
307
Zeno
45
12
351
Toplam
156
35
1151
 
Yukarıda bulunan ve 1515 yılına ait tablo, 1486 yılının tablosuyla karşılaştırıldığında, tabloda adı geçen köylerde İslâmlaşma ile ilgili karışıklıkların yaşanmış olduğu anlaşılmaktadır. Daha önce sadece Holayisa köyünde sadece 1 Müslüman hane bulunurken, bu tarihte Ğorğoras’ta 4, Holayisa’da 3, Paçan’da 16 ve Zeno’da 12 Müslüman hane ortaya çıkmıştır. Muhtemelen çıkan karışıklık veya zorlamalar nedeniyle, bu köylerden zoraki ayrılışların yaşanmış olduğu da anlaşılmaktadır. 1486 yılından 1515 yılına kadar geçen 29 yılda artış göstermesi gereken Ğorğoras, 48 haneden 35 haneye düşmüştür. 45 hanelik Holayısa, 29 yılda ancak 3 hanelik bir artış gösterebilmiştir. Bu arada en belirgin değişiklik, Paçan ile Zeno köylerinde yaşanmış, daha önce 62 hane olan Paçan 51 haneye ve 79 hane olan Zeno’da 57 haneye düşmüştür. Yani, Ğorğoras’tan 13, Paçan’dan 11 ve Zeno’dan 22 hane olmak üzere toplam 47 hane köylerini terk etmek zorunda bırakılmıştır.
Burada sorulması gereken; her köyden bu kadar aile köyü terk ederken, diğer ailelerin tepkisinin ne olduğudur. Herhalde evlerini barklarını, tırnaklarıyla kazıyıp açtıkları tarlalarını, kısaca yegâne servetlerini terketmek zorunda kalanlar, bunu öyle kolay kolay yapmamışlardır. Burada bir çatışmanın ortaya çıktığı kesin gözükmektedir. Ayrıca, yukarıda verilen tabloların elde edildiği kaynaklarda geçen “Müsellemi cedid = Yeni müslüman olmuş” tarifi de, bu yörede İslâmlaştırmanın yaşanmış olduğunun bir kanıtıdır.
 
Yıl 1553
Köyler
Hıristiyan hane
Müslüman
hane
Mücerred, dul, yamak, vb. birlikte toplam nüfus
Ğorğoras
60
0
378
Holayisa
70
0
388
Paçan
37
14
327
Zeno
50
7
370
Yente
9
0
51
Haldizen
3
1
22
İpsil
6
0
32
Aso
8
0
41
A. Okene
5
0
25
Y. Okene
19
0
95
Toplam
267
21
1729
 
Yukarıda mevcut olan tablolardan 1515 yılına ait tablo, 1553 yılına ait tablo ile karşılaştırıldığında, aradan geçen 38 yılda hayli yoğun değişikliklerin yaşanmış olduğu göze çarpmaktadır. En önemli değişiklik, altı yeni köyün ortaya çıkışıyla, daha önce 35 hane olan Ğorğoras’ın 60 haneye, 48 hane olan Holayisa’nın 70 haneye yükselişidir. Ortaya çıkan değişiklikleri detaylandıracak olursak; 1515 yılında mevcut olan 191 haneye 97 hane daha eklenerek, 1553 yılında 288 haneye çıkmış olduğunu görüyoruz. Toplam nüfus olarak değerlendirdiğimizde ise; 1515’te toplam nüfus olan 1151 kişiye 578 kişi daha eklenerek, 1553’te toplam 1729 kişiye ulaşmış olduğunu anlıyoruz.
Dikkatlerden kaçmayan başka bir detay, daha önce Ğorğoras’ta bulunan 4 Müslüman hane ile, Holayisa’da bulunan 3 Müslüman hanenin bu köyleri terk etmiş olduğu veya muhtemelen bu kişilerin eski dinlerine dönmüş olduklarıdır. Daha önce 57 hanesinden 12 hanesi Müslüman olan Zeno, toplam hane sayısını korumuş olmasına karşın, Müslüman hane sayısında 5 hane azalma göstererek 7 Müslüman haneye inmiştir. Burada da, daha önce ortaya çıkan Müslümanların, daha sonra tekrar eski dinlerine dönmüş olabilecekleri ihtimali söz konusudur. Çünkü, Müslüman hanelerin köylerini terk etmiş olabileceklerini düşündüğümüzde, bu durumu doğuran nedenlerin, diğer Müslüman haneleri de etkilemiş olması gerekirdi.
 
 
Yıl 1583 (Hasan Umur’a göre)
Köyler
Hıristiyan hane
Müslüman
hane
Mücerred, dul, yamak, vb. birlikte toplam nüfus
Ğorğoras
83
9
460
Holayisa
93
5
490
Paçan
13
2
75
Zeno
59
12
355
Yente
55
17
360
Haldizen
11
5
80
İpsil
14
4
90
Aso
28
 
140
Okene
50
4
270
Sero (Siros)
92
7
595
Alithinos
7
 
35
Mavreyas
6
 
30
Toplam
511
65
2980
 
 
Yukarıda bulunan 1583 yılına ait tabloyu, bir önceki tablo ile karşılaştırdığımızda, 1553’ten 1583’e kadar geçen 30 yıllık bir zamanda, aşağıdan kırsala doğru çok daha yoğun bir göçün yaşandığını ve 3 yeni köyün daha Çaykara köylerine eklendiğini görüyoruz.
Şimdi bu son tabloda bulunan köyleri teker teker inceleyelim:
 
Ğorğoras
Bu köy daha önce 60 hane iken, aradan geçen otuz yılda 32 hane artış göstererek, toplam 92 haneye yükselmiştir. 1553 yılına ait tabloda hiç Müslüman hanesi bulunmayan bu köyde, bu son tabloda 9 Müslüman hane ortaya çıkmış olduğu görülüyor. Altmış hanenin bu kadar kısa sürede 32 hane artış gösteremeyeceği dikkate alındığında, buraya dışarıdan bir göçün yaşandığı ortaya çıkmaktadır. Ancak Hasan Umur’un verdiği kayıtlara göre; Ğorğoras’ta 1553 tarihinde İskender adında bir Müslüman hane bulunmaktaydı.
 
Holayisa
Bu köy de 30 yıl önce 70 hane iken, 28 hane artış göstererek 98 haneye yükselmiştir. Köyün nüfusuna yeni eklenen hanelerin arasında da, 5 Müslüman hanenin bulunduğu gözüküyor. Hasan Umur’un bu köye ait verdiği kayıtlarda ise, bu köyde 1553’te 73 hanede İskender, Ramazan ve Murad adından 3 Müslüman hane bulunmaktaydı. Otuz yıllık süreçte, köyün 70 hanelik nüfusunun kendi içerisinde 28 hane daha artamayacağı düşünüldüğünde, bu köye de dışarıdan epey Hıristiyan ve az miktarda Müslüman ailelerin gelip yerleştiği görülmektedir.
 
Paçan
Paçan köyü ise, ta baştan beri, “en yoğun hareketliliğin yaşandığı köy” özelliğini burada da sürdürmüş gözüküyor. Daha önce 37 Hıristiyan ve 14 Müslüman hane olmak üzere toplam 51 hanesi bulunan Paçan, bu tabloya göre hayli değişiklik yaşamış, 37 Hıristiyan hane sayısı 24 hane azalarak 13 haneye, 14 hanelik Müslüman hane sayısı da 12 hane azalarak 2 haneye düşmüş olduğu oldukça dikkat çekicidir. Paçan köyünde ortaya çıkan bu ilginç değişim, Çaykara civarında yaşanmış olan hareketliliğin merkezi durumunda bir köy olduğu şüphesini doğurmaktadır. Bu doğrultuda, bugün mevcut olan “Müslümanlığın Paçan’dan yayıldığı” inancı, burada daha da bir önem kazanmaktadır. Ancak yine de, bu köyün tam karşısında ve 92 Hıristiyan hane ve 7 Müslüman hane olmak üzere, toplam 99 hanelik yoğun bir nüfusla ortaya çıkan Sero köyü dikkate alındığında, daha önce Paçan’da bulunan Hıristiyan ve Müslüman nüfustan azalan sayının, bu köye veya civardaki diğer köylere kaymış olabileceği de düşünülebilir.
 
Zeno
Zeno açısından bu son tabloyu ele aldığımızda ise, bu köy, normalin çok üzerinde bir değişikliği yaşamadığı gözükmektedir. Daha önce 50 Hıristiyan ve 7 Müslüman hane olmak üzere toplam 57 hanesi bulunan bu köy, aradan geçen 30 yıl içerisinde, Hıristiyan hanelerini 9 hane, Müslüman hanelerini de 5 hane olmak üzere toplam 14 hane artırmıştır. Ancak, Hıristiyan hane sayısının artışı normal iken, Müslüman olan 7 hanenin 30 yıl gibi kısa bir zaman içinde 5 hanelik artışı anormal gibi gözükektedir. Burada belki, bu Müslüman hanelerin bir iki hanesinin dışarıdan gelmiş olabileceği de düşünülebilir. Bu köyde de Hasan Umur’un kayıtlarına göre değişiklikler var. Burada 1553 yılında 50 hanede yine İskender adında bir Müslüman hane bulunmaktaydı.
 
Yente
Son tablonun en büyük deşiğikliği, Yente köyü ile karşımıza çıkmaktadır. Daha önce sadece 9 Hıristiyan hanesi bulunan Yente, son tabloda 55 Hıristiyan ve 17 Müslüman olmak üzere toplam 72 hane ile en yoğun göçü kabul etmiş köy olarak ortaya çıkmaktadır. Otuz yıl gibi kısa bir zaman içerisinde, Hıristiyan nüfus ile birlikte Müslümanların da kaçıp bu dağ köyüne yerleşmiş olmaları, bu iki grubun daha önce bir arada yaşadığı ve aynı baskılara maruz kaldığı kanısını geliştirmektedir. Hatta, her iki dinsel grubun da aynı etnik kökenden gelmiş olabilecekleri de ihtimal dahilindedir.
 
Haldizen
Bu köyde daha önce 3 Hıristiyan hane ile 1 Müslüman hane mevcut iken, bu sayıya 8 Hıristiyan ve 4 Müslüman hane daha eklenmiş ve bu köy, toplam olarak 16 haneye yükselmiştir. Yukarıda bulunan ve Hanefi Bostan’ın verdiği kayıtlara ait tabloya bakıldığında, burasının da dışarıdan göç aldığı anlaşılmaktadır. Ancak yine Hasan Umur’un verdiği kayıtlara göre, ortada önemli bir fark bulunmaktadır. Hasan Umur’un verdiği tabloya göre, bu köyün 1553 yılında 11 hane olduğu ve aralarında Hamza adında 1 Müslüman ailenin bulunduğu belirtilmektedir.
 
İpsil
Bu köyde 1553 yılında 6 Hıristiyan hane bulunurken, mevcut nüfusa 1583’te 8 Hıristiyan hane ile 4 Müslüman hane eklenerek, toplam hane sayısını 18 haneye yükseltmiştir. Aradan geçen otuz yılda 6 hanenin 12 hane daha artamayacağı dikkate alındığında, bu köye de dışarıdan bir nüfusun gelip yerleştiği anlaşılmaktadır. Nüfusun azlığı ile burada yaşayanların aralarındaki komşuluk ilişkileri dikkate alındığında, her iki dinsel grubun akrabalık bağlarının bulunduğu veya aynı etnik kökenden olabilecekleri ihtimalini güçlendirmektedir.
 
Aso
Bu köy daha önceki kayıtlarda 8 hane iken, son tabloya göre 20 hane artarak 28 haneye çıkmıştır. Hasan Umur’un kayıtlarında bulunmadığından, 1583 tarihinde ne kadarının Hıristiyan ve ne kadarının Müslüman olduğu tespit edilememiştir.
 
Okene (Oçena)
Son tablonun durumuna göre, normalin dışında yoğun göç kabul eden köylerden birisi de Okene olduğu gözükmektedir. Hanefi Bostan’ın verdiği kayıtlarda bulunan tabloya göre, Okene köyünün daha önce 24 Hıristiyan hanesi bulunurken, son tablo da Hıristiyan haneleri 26 hane daha artarak 50 Hıristiyan haneye yükselmiş, daha önce Müslüman hanesi yok iken, bu defa 4 hane de Müslüman eklenerek, toplam 54 haneye yükselmiştir. Yine son tabloya göre, Aşağı Okene ile Yukarı Okene tek köy olarak kayda geçmiş olduğu göze çarpmaktadır. Ancak Hasan Umur’un verdiği kayıtlara göre Okene, 1553’te tek köy olarak kaydedilmiş ve başta 4 hane Hıristiyan ve 1 hane de Müslüman olmak üzere, toplam 5 hane olarak verilmiştir. Hasan Umur’un kayıtlarında verilen Müslüman hane reisinin adının yine Hamza olması da, oldukça dikkat çekici bir nokta olarak karşımıza çıkmaktadır.
 
Sero (Siros)
Bu köy son tabloda ortaya çıkmasına karşın, 92 Hıristiyan ve 7 Müslüman hanesiyle toplam 99 hanelik nüfusunun bulunuşu, 1553 öncesi sahil kesimlerinde ortaya çıkan karışıklıkların boyutunu hesaplamak açısından, oldukça dikkate değer bir durumdur.
 
Alithinos
Bu köy de ilk defa bu tarihte kayda geçmiş olup, yukarıdaki tablodan da anlaşıldığı üzere sadece 7 haneden oluşmaktadır.
 
Mavreyas
Mavreyas bugün itibarıyla yayla olmasına karşın, ilk olarak bir yerleşim birimi olarak kaydedilmiş ve nüfusu da 6 hane olarak kayıtlara geçmiştir. Ancak buradaki nüfus, daha sonra muhtemelen Alithinos’a inmiş olup bu köyle birleşmiştir. Mavreyas bugün Alithinos’un bir yaylası durumundadır.
 
 
Buraya kadar 1486 ile 1583 yılları arasındaki kayıtları inceledik. Buna göre ortaya çıkan sonuç; başta Hıristiyan oldukları anlaşılan ve son olarak 1583’ te yaklaşık %88’i Hıristiyan olan Çaykaranın eski ve yeni köyleri, 1583’ten sonra tamamen Müslümanlaştırılmıştır. Civarda yaşanan İslâmlaştırma sürecinin ne kadar bir zamanda tamamlandığı ise, tam olarak tespit edilememiştir. Çünkü, Çaykara civarı ile ilgili nüfus bilgileri içeren 1583 tarihli Tapu Tahrir Defterlerinden sonra, ilgili olabilecek başka kayıtlar henüz bulunamamış, varsa da piyasaya çıkarılmamış veya çıkarılmışsa da, bizim elimize geçmemiştir. Ancak 1654 tarihli Cizye-i Gebran Defterinde yer alan kayıtlara göre; Çaykara civarında sadece Holayisa’nın bir mahallesi gibi gözüken Kadohor mahallesinde, sadece 3 haneden cizye vergisi alınmaktaydı. Dolayısıyla bu yıllarda buralarda Hıristiyan nüfusun kalmamış olduğu anlaşılmaktadır.
 
Kısaca; 1583 ile 1654 yılları arasında bir zamanda, bölge tamamen Müslümanlaştırılmıştır.
Zaten yöre ile ilgili Osmanlı kayıtlarında, “Müsellemi Cedid = Yeni Müslüman olmuş” tarifinin bulunması ise, civarda bir Müslümanlaşma veya Müslümanlaştırmanın yaşandığını yeterince ortaya çıkarmaktadır.
 
Şimdi biraz beyin jimnastiği yapıp, bir iki noktayı ve birkaç soruyu birlikte inceleyelim:
1583 ile 1654 yılları arasındaki zaman farkı 71 yıldır. Bu zaman aralığında, farklı etnik kökenden bir toplumun, kırsal kesimde bulunan bir köye baskın yaparak yerleşmesiyle, oradan çıkmak zorunda kalacak olan diğer etnik kökenden bir toplumun, kültürel olarak bir birlerini ne kadar etkileyebilecekleri iyi hesaplan